40 yılı aşkın kariyeri boyunca toplumsal olayları şarkı sözlerine taşıyan, birçok müzisyene ilham veren rock grubu Bulutsuzluk Özlemi’nin yolculuğu belgesel oldu. Grubun kurucusu Nejat Yavaşoğulları şöyle diyor
02 Mayıs 2026 Cumartesi 17:31
Ne kadar çok şey yapmışız
40 yılı aşkın kariyeri boyunca toplumsal olayları şarkı sözlerine taşıyan, birçok müzisyene ilham veren rock grubu Bulutsuzluk Özlemi’nin yolculuğu belgesel oldu. Grubun kurucusu Nejat Yavaşoğulları şöyle diyor: “Uğraşlar, mücadeleler içerisindeyken gündelik dertlerle, sevinçlerle, sıkıntılarla falan uğraşırken meğer bir şey inşa etmişiz.”
Türkiye’den 13 bin kilometre ötedeki bir ülkenin, Şili’nin özgürlüğü için ‘El pueblo unido jamás será vencido’ (Kenetlenen bir halk asla yenilmez) diyordu ‘Şili’ye Özgürlük’ şarkısında. ‘Yaşamaya Mecbursun’da Bosna Savaşı’nda Mostar Köprüsü’nün çöktüğünden bahsediyordu. Yaptığı müziği ne fiziksel ne de düşüncelerdeki sınırlara hapsetti Bulutsuzluk Özlemi. Başkasının derdiyle dertlenmeyi, sevincine ortak olmayı hatırlattı dinleyicilerine, özellikle de gençlere. “Türkçe rock yapılmaz” denen dönemde aksini kanıtladı. Şimdi grubun 40 yılı aşan müzikal yolculuğu belgesel oldu. Caner Kaya’nın çektiği belgesel bugün 19.00’da Kadıköy Sineması, yarın 15.30’da Atlas Sineması’nda gösterilecek. Öncesinde grubun kurucusu Nejat Yavaşoğulları sorularımızı yanıtladı.
Belgesel, İstanbul Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştirdi. İlk kez seyircilerle birlikte izlediğinizde neler hissettiniz?
Düşündüğümden daha etkili bir durum arz etti. Yani belki o gün belgeseli izlemeye gidenlerin bu duyguları yaşayıp yaşamayacaklarından haberleri yoktu. Ama bittiği anda bir alkış koptu. Benim açımdan baktığımızdaysa ‘Ya neler yapmışız. Hatta bir bu kadar daha belgesele girmeyenler de var’ diye düşündüm. Değişik açılardan etkiledi insanları. Türkiye’nin ve kendi yaşadıklarının tarihini mi gördüler? Duygusal bir tarafı oldu.
Belgeselin yapım sürecinde 40 yılın bir yüzleşmesi de gerçekleşmiştir, değil mi?
‘Ne kadar çok şey yapmışız’ duygusu beni kapladı. Şunun farkına varıyor insan, hani bir söz vardır; “Ol mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler”
(O balıklar ki denizin içindedir, denizi bilmezler). Bu uğraşlar, mücadeleler içerisindeyken gündelik dertlerle, sevinçlerle, sıkıntılarla falan uğraşırken meğer bir şey inşa etmişiz.
Bunu belgeselle mi fark ettiniz?
Ben biraz farkındaydım. Ama belgeselde bunu daha derinden hissettim. Yapmak istediğin şey uğruna birçok detayla da uğraşıyorsun. Belgeselde “Benim bir Volkswagen’im vardı” diyorum. İlk albümümüzü yaparken o Volkswagen’le amfi taşıyordum. Yolda bozuluyordu, falan... Bu arada yıllar geçiyor ve insanlar bir anlam yüklüyor size, şarkılarınız paylaşılıyor. Tabii aynı işle uğraşan başkalarından şanslı ya da şanssız olduğumuz yanlar olabilir. Kimisiyse bunu hiç başaramıyor.
Siz nasıl başardınız?
Yaptığımdan şahsen her zaman kuşku duymuşumdur daha iyisini yapabilir miydim acaba diye. Ama bir noktada şunu diyorsunuz: “Bu şartlarda daha iyisini yapmak mümkün olmuyor. Elimden bu kadarı geliyor.” İşte o zaman “Tamam, bu şarkıyı çıkaralım” dediğim oluyor. Tabii içinde, bir yerlerde bir şey kalıyor ve sonradan şarkıyı dinlediğimde ‘Ah’ dediğim de oluyor. Ama ortaya bir ürün çıkıyor. Ama bazı müzisyen arkadaşlar tanıyorum, çalışıyorlar, çalışıyorlar ama yaptıklarını dışarı aktaramıyorlar...
Bulutsuzluk Özlemi’nin temelinin atıldığı yıllara dönersek... Çocuk yaşlardan itibaren müzikle hep bir bağınız var. Enstrüman çalıyorsunuz. Sahneye çıkıyorsunuz. Şarkı sözü yazıp beste yapıyorsunuz. Bestelerinizi ilk dinleyenlerden biri de Nino Varon (müzik yapımcısı)...
Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık eğitimim bitince yurtdışına, Almanya’ya çalışma kampına gittim. Bir okulu onarıyoruz. Üç Türk vardı, biri müziğe daha meraklıydı. “İstanbul’a dönünce seni Nino Varon’a götüreyim” dedi. Bir gün Unkapanı yakınlarındaki Odeon Plak’a gittik. Nino Varon oranın müzik direktörü gibi. Gittim, şarkılarımı çaldım. “PTT’nin önünde Taksim’de...”, “İşçiler greve gitmişler. Bayraklar ellerinde” filan.. “Oğlum sen ne biçim şarkılar yapmışsın” dedi. Hatta bir müzisyen arkadaşı oradaydı. ‘Sözlerimi Geri Alamam’ şarkısı için “Bu şarkı güzel” diye araya girdi. Nino Varon da “Güzel de, Türkiye bunlardan anlamaz” dedi ama bir ay sonra beni aradı: “Seni Eurovision’a sokalım. Oraya başvur.” Bana bir yol açtı. Eurovision’dan sonra da Odeon Plak bir 45’liğimizi çıkardı: “Yalnız Kalma Bu Dünyada’. Hâlâ konserlerimizde çaldığımız bir parça...
Grubun sizden sonra en uzun süreli üyesi Sina Koloğlu’yla ilk BİLSAK’ta çıktınız değil mi?
Zeynep Avcı diye bir arkadaşım var. Eski gazeteci. Bana dedi ki: “Nejat, BİLSAK’ta konserler oluyor. Sen de çıkar mısın?” Tek gitarla çıkacağım. Sina’yı da önceden tanıyorum bu arada. Galatasaray Lisesi’nin Dostlar Tiyatrosu’daki bir kültür etkinliğinde ilk kez gördüm. Ben seyirciler arasındayım. Sina sahnede piyano çalıyor. Delidolu bir şeyler çaldı filan, sonunda da tuşlarla ‘cıırrt cıırrt’ gibi bir şey yapıp sonra da piyanonun üstüne oturdu. Millet alkışlıyor, yıkıldı salon. O gün “Bunda cevher var” dedim. Sonra onun okulu, benim askerlik bitti, konser teklifi gelince Sina’ya “Sen de gelir misin” diye sordum. Dünden razıydı. Sina’nın evinde çalışıyorduk. 4 kişi BİLSAK’ta çıktık. Sonra da Taksim Sanat Evi’nde... O dönem entelektüellerin uğrak yeriydi. Zamanla konserlerde sahnenin önünü gençler doldurmaya başladı. Orayı işleten Ahmet Sezerel’in eşi Nilgün Sezerel şakayla karışık “Ya ben buraya konsoloslar filan gelsin derken siz fakir takımını getirdiniz” demişti. İlk albümümüz ‘Bulutsuzluk Özlemi-Nejat Yavaşoğulları’ adıyla o dönem çıktı. Sonra işler başka türlü gelişmeye başladı.
‘Umudum var’
BİLSAK’tan Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na... Biz dinleyicilerinizi gelecek güzel günlere inandırdınız şarkılarınızla ama geldiğimiz noktada dünyanın hali ortada...
Ben de bunu düşünüyorum. Ama toplumsal süreçlerin öyle bir günden iki güne hemen değişmeyeceğinin farkına vardım. Tarihi okuyoruz; ‘Kanuni gitti Mohaç’ta şunu yaptı, döndükten sonra oraya gitti’. Öyle bir şey yok ki.
Aradan 5 yıl, 10 yıl geçiyor. Yavaş yavaş oluşuyor her şey.
Umudunuz var o zaman...
Benim var. Evet, belli nesiller harcanıyor ama umudum var...
Yolda görüp fotoğraf çektirmek istediklerinde bozuluyordu. “O benim dedem” diyor, paylaşmak istemiyordu. Bir türlü anlayamıyordu, birinin tanınmış olması ne demek. Yavaş yavaş son zamanlarda onu aşmaya başladı. Belgeseli de hiç sesini çıkarmadan izledi.
‘Her kuşağa dokundu’
Gencay Kıymaz (Davul)
Rock müzik benim için bir müzik tarzı olmanın ötesinde başkaldırı, isyan etme veya farkında olup farkındalığı anlatma şekliydi. Yıllar sonra gruba davulcu olarak katılmak bu anlamda benim için önemliydi. Hem müzikal ve sanatsal olarak hem de bahsettiğim bu farkındalığı ifade edebileceğim bir oluşumun parçasıydım. Bulutsuzluk Özlemi her kuşağa dokundu. Çünkü hayatın gidişatında insan yaşamına dokunan şarkılar yaptı. Bire bir toplumun içindeydi...
Gökhan Büyükkara (Gitar)
Bulutsuzluk Özlemi Türk rock tarihindeki en önemli gruplardan biri. Gerek duruşuyla gerek sanatsal bakış açısıyla asla taviz vermedi. 90’ların başında Bulutsuzluk Özlemi’ni ilk dinlediğimde bu sound’da Türkçe sözlü müzik yapıldığına ilk kez tanık oluyordum. O zaman beni çok etkilemişti, hâlâ da etkiliyor.
‘Sözler adrese teslimdi’
Sina Koloğlu (Klavye)
Grubu kurduğumuzda benim bir hayalim ya da beklentim yoktu. Gidişatın boyutunun nasıl değiştiğini görerek anladım. Bir ‘Yaşamaya Mecbursun’ canlı, fişsiz konseri vardı. Açıkhava’da 5 bin kişiyi görünce, bu iş bir başka boyutta demiştim... Şehirde yaşayan özellikle genç kitleye hitap ediyordu. Besteler müzikal olarak sağlamdı. Sözler adrese teslimdi. Giderek oturan bir sound vardı. Dönem de önemliydi. 12 Eylül sonrasıydı. Hem müziğiyle hem sözleriyle farklı bir sesin beklentisinin olduğu bir döneme denk geldik. Anadolu pop ya da rock denilen dönem yaşanmıştı. Pop müzik kendi örneklerini veriyordu. Boşluk, grup müziğindeydi. Metalden rock’a, oradan özgün örneklere gruplar aslında pıtırak gibi geliyordu. Biz de o gidişatın önlerinde yerimizi almıştık.
Bu habere yorum yapan ilk siz olun!